Mustafa Balbay günlükleri günlerce yazıldı çizildi; tv'lerde üzerine
programlar yapıldı.
Günlüklerden yola çıkılarak inanılmaz yorumlar analizler komplo
teorileri üretildi.
Bunlar olurken Gazeteci Mustafa Balbay cezaevindeydi. Söz hakkı yoktu.
Bir ay sonra...
Mustafa Balbay cezaevi yönetiminin baskılarına rağmen dışarıya bir
sayfalık bir mektup gönderebildi.
Günlüklerin neler olduğunu birkaç cümleyle açıkladı.
Ham bilgilerin, öylesine tutulmuş notların nasıl parçalara ayrılıp
birleştirildiklerini yazdı.
Peki...
Günlerce Balbay'ın günlüklerini konuşanlar meslektaşlarının bu bir
sayfalık açıklamasını niye köşelerine, sayfalarına almadılar.
Böyle bir habercilik anlayışı olabilir mi?
Ayıp değil mi?
Neyse...



İşte Mustafa Balbay'ın basının duayen isimlerinden Cüneyt Arcayürek'e
yazdığı mektup
"Sevgili ağabey;
Anlatacak, söyleyecek çok şey var. Ne demişler; gerçek, zamanın
çocuğudur. Zaman içinde her şey yerli yerine oturacak.
Ama bir iki şeyi vurgulamadan geçemeyeceğim...
Birbirinden tamamen kopuk, değişik zamanlarda tuttuğum, büyük bölümü
ham olan kimi notlarımın birleştirilip toplu bir metin haline
getirilmesi, yer yer de küçük ama tüm anlamı değiştiren ekler
yapılarak servis edilmesi, olacak şey değil.
Tabii Türkiye'de artık hiçbir şeye şaşırmamak gerekiyor.
Her şey bir yana; aynı zaman dilimi içinde Deniz Feneri davasıyla
ilgili yayın yasağının getirilmesi, buna karşın bir gazetecinin
sürdürülen operasyonla ilgili-ilgisiz tüm notlarının çarşaf çarşaf
yayımlanması Türkiye'ye özgü bir çelişki.
Üstelik notlar öyle bir havada yayımlandı ki; hani bir benzetme vardır:
'Ehliyetin yoksa, araç kullanamazsınız'.
Bu cümlede 'ehliyetin yoksa' bölümünü atarsan geriye ne kalır?
'Araç kullanamazsınız'.
Vay, Balbay araç kullanamazsınız dedi, demek gibi bir şey benim karşı
karşıya kaldığım durum!..
Notlar iddianameye de benzer havada girmiş...
Bunun yanında biraz açıklayıcı bilgi verince tamamen farklı
yorumlanacak durumlar da var. Örneğin, Kara Kuvvetleri Komutanlığı
döneminde Aytaç Yalman'ın 10 Kasım nedeniyle bir bildiri yayımlamak
istemesi ve benim bildiriye ek yapmam...
Olayın aslı şu:
Yalman bütün gazetelere bildiri fakslamadı, sadece 6-7 gazeteye tek
tek 10 Kasım bildirisini, bir demeç gibi verdi. Yazılmak üzere demeç
verseydi nasıl cümle cümle not edecekse bir gazeteci, ben de öyle
aldım. Tam anlamadığım cümleleri de sordum... Hepsi bu...
Arşive bakıldığında Kasım 2002'de birkaç gazetede (sadece
Cumhuriyet'te değil) bu bildiri görülecektir.
Bu ve benzeri birçok durum var ama başınızı çok fazla ağrıtmak da
istemiyorum.
Sevgili ağabey,
Burada tek kalmaktan daha önemli sorunum, yazı yazamamak. Eğer
yazabilseydim, yukarıda aktardığım örneğe benzer pek çok şeye açıklık
getirecektim.
Avukatımız Akın Atalay, kocaman yasa kitapları getirdi. Onlarda,
tutuklu bir kişinin 'yayın faaliyeti' yapabileceği yazılı. Buradan
olmadık yöntemler deneyerek yazı göndermek istemiyorum. Yasal hakkımı
kullanmak istiyorum.
Şimdilik yasal iznin verilmesini beklemek gerekiyor.
Sevgili ağabey,
Beni en iyi tanıyanlardan biri sizsiniz... Gazeteciliği hakkını
vererek yapmak ve kitaplar yazmaktan başka bir hedefim yok. Çok uzak
tarihimizle ilgili araştırmalara yönelmeye başlamıştım. Bunun için
tonlarla kitap almıştım. Sizin önerdikleriniz dahil... O nedenle 2000'li
yıllara ayrıca eğilmekten yana değildim. Gelin görün ki, yaşam beni
bugüne ayrıca eğilmeye bir bakıma mecbur etti: Mademki gazetede yer
alan metinler yeter, ayrı notları artık kullanmam gerekmez diye
düşünüp sildiğim ve meşhur olan notlar gündemde... Mademki; ben bu
notlar nedeniyle yargılanıyorum...
O zaman o günleri 'Gerilimli Yıllar' başlığı altında yazmak gerekir
diye düşündüm.
Notları hazırladım.
Yazı izninin çıkmasıyla birlikte bunların da okura ulaşmasını hayal
ediyorum.
Sevgili ağabey,
Ankara Büro artık ete-kemiğe büründü. Herkes kendi sorumluluğunun
farkında. Ama sizin ağabeylik şemsiyeniz çok çok önemli. Bunu
fazlasıyla yerine getirdiğinizden eminim.
Yönetim sorumluluğu alan arkadaşlarımız da tam bir ekip oldu. Ali
Yazan, Mustafa Çakır, Osman Özer... Sizi ne yorar ne üzer!
Kafiye koymadan da geçmeyelim.
Eşim Gülşah'tan, yani kızınızdan sizin, Esin Abla'nın iyilik, sağlık
haberlerini alıyorum.
Sevgili ağabey,
Usul usul mektuplar almaya başladım. İlk mektup bir kartpostaldı.
Cumhuriyet okuru Dr. Hüseyin, güzel bir Nâzım Hikmet resmi göndermiş.
Arada seyrediyorum.
Yaklaşık 15-20 gündür gazeteleri düzenli okuyabilmeye başladım.
CUMOK'ları, sevgili CUMOK'ların 'Balbay çıkacak yine yazacak' metnini
görünce, yazmış kadar oluyorum dersem abartı olur, ama içim kıpır
kıpır ediyor. İster istemez her gün, bugün şu şöyle yazılır demeden
edemiyorum.
Her neyse bugünler de geçer...
Sevgili ağabey,
Size ilk mektubumu burada noktalıyorum. Elyazım çok kötü, farkındayım.
Bu kadar düzeltebildim. Bunun için özür dilerim.
En kısa zamanda konuşmak, sarılmak dileğiyle...
Bütün büro arkadaşlarıma, bütün soranlara... Selamlar, sevgiler...
Size ve Esin Abla'ya sonsuz selam, saygı...

Kardeşiniz, meslektaşınız, arkadaşınız

Mustafa Balbay - 7.4.09 Silivri".

Odatv.com

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Gugukluhayat" group.
To post to this group, send email to [email protected]
To unsubscribe from this group, send email to 
[email protected]
For more options, visit this group at 
http://groups.google.com/group/gugukluhayat?hl=en
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Cevap