*Okuyun bakın ne kadar tanıdık gelecek....*

   Soner YALÇIN <http://www.hurriyet.com.tr/index/soner_yalçın>

 [email protected]

*Mehmet Âkif'i şaşırtacak benzerlik*


*Milli şair Mehmet Âkif'e soruyorlar, "Tarih tekerrür eder mi?" Şair şöyle
yanıt veriyor: "Hiç ibret alınsa tekerrür eder mi?" Mehmet Âkif bugün
hayatta olsaydı, son yıllarda yaşadığımız olaylar hakkında ne düşünürdü?
Ergenekon soruşturması, darbe iddiaları, ıslak imza, kozmik oda, Balyoz
planları, EMASYA tartışmaları vs... Şair kuşkusuz derdi ki, "Ama biz
bunların benzerini aynen yaşadık." Nasıl mı? Okuyacağınız bugün
yaşadıklarınızdır...*

KAFAMIZI Türkiye topraklarına sokarak olan biteni anlamamız zor.
Dünyaya bakacağız; bir yaprak kımıldasa, bunun rüzgârının Türkiye'ye
etkisini analiz etmeye çalışacağız. İşte o zaman çok karışık gibi gelen
meselelerin ne kadar basit sebepleri olduğunu kavrayabiliriz.
Gelin, Mehmet Âkif'in yaşadığı 20'nci yüzyıl başına gidelim. Tarihin
tekerrür edip etmediğine bir bakalım.
Biliyoruz ki büyük emperyal güçler arasındaki yeni sömürge pazarlarını kapma
mücadelesi, Birinci Paylaşım Savaşı'na/Birinci Dünya Savaşı'na neden oldu.
Osmanlı bu savaştan yenik çıktı.
Galiplerin arasında en güçlü olan İngilizlerdi.
İngilizler, Mezopotamya, Suriye ve Arabistan'ı Osmanlı'dan koparıp almak
istiyordu. Kurmayı planladıkları kukla devletler arasında Ermenistan ve
Kürdistan da vardı.
Osmanlı idari yapısını, milliyet esasına göre parçalayıp federatif hale
getirmeyi planladılar.
Siyasi emellerinin yanında İngilizlerin, iktisadi amaçları da vardı. Birinci
Dünya Savaşı başında Osmanlı'nın tek yanlı olarak kaldırdığı
kapitülasyonları yeniden uygulamak istiyorlardı.
Osmanlı maliyesini tümüyle Düyun-u Umumiye'nin denetimine vermek
amacındaydılar.
İngilizler biliyordu ki, Osmanlı siyasi yaşamında İttihatçılarla birlikte
ordunun da büyük etkisi vardı. Ordunun siyasal düşüncesi belliydi;
milliciydi.
O halde tüm bunları yapabilmeleri için ordudaki ulusçu/milliyetçi
komutanların tasfiyesi gerekiyordu.
Önce bir kurnazlık yaptılar:
Bir süre İttihat ve Terakki Hükümeti'yle çalıştılar. Ağır şartları onlara
kabul ettirip, nüfuzlarını kırıp, bir daha iktidar olma olanağını ortadan
kaldırmak için!
Tam başarılı olamadılar.
İçinde İttihatçıların bulunduğu İzzet Paşa Hükümeti'ne ağır şartları kabul
ettiremediler; ancak bazı tavizler koparabildiler.
Bunlardan en önemlisi Mondros Ateşkes Antlaşması'ydı. İngilizler, savaşta
Hamidiye zırhlısıyla olağanüstü başarılar kazanan Rauf (Orbay) Bey'in imzaya
gelmesini özellikle istediler. Başarılı komutanları halkın gözünden düşürmek
istiyorlardı. Sonra tutuklayacaklar, sürgüne göndereceklerdi. Hepsini adım
adım yapacaklardı...

*Darbe iddiasıyla başlayan tutuklamalar*

İngilizler, İttihatçıları kolay kullanamayacağını anlayınca, sertleşme
politikası güttüler. Bunda İttihatçılara kin duyan Sultan Vahdettin'in de
etkisi vardı.
Sultan Vahdettin, İngilizlerin tertiplediği gerici 31 Mart (1909) olayının
hazırlayıcılarından Derviş Vahdeti'nin kurduğu İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti'nin
üyesiydi.
Bir dönem perde arkasındaki ilişki artık açıkça ortadaydı. Vahdettin,
İngilizlerin desteğiyle iktidarını güçlendireceğini ve düşman gördüğü
ulusalcılardan tamamen kurtulacağını düşünüyordu.
Bu nedenle İngilizleri de arkasına alarak İttihatçı hükümeti yıkıp, Tevfik
Paşa Hükümeti'ni kurdurdu.
Şimdi sıra İttihatçıların cezaevlerine tıkılmasındaydı.
İngiliz ve Saray ittifakının elinde önemli bir gerekçe vardı: Savaş
dönemindeki Ermeni ve Rum tehcirleri.
Tehcir kararının altında imzası olan-olmayan tüm İttihatçılar
cezalandırılmalıydı. 2500 kişilik bir tutuklama listesi hazırlandı.
Ama önce...
Meclis feshedildi. Basına sansür getirildi. Harp divanı kuruldu.
Ve ardından gözaltılar, tutuklamalar başladı. Bunlar kısa sürede "cadı
avına" dönüştü.
Yeniden kurulan liberal-dinci ittifak partisi Hürriyet ve İtilaf, daha çok
kişiyi tutuklamadığı için hükümeti uyuşuklukla itham eden bildiri yayınladı.
Bu partinin yayın organı Peyam, Sabah ve Alemdar gazeteleri, daha çok
İttihatçının tutuklanması için var gücüyle çalıştı. Sürekli hedef
gösterdiler; İttihat ve Terakki'nin hemen kapatılmasını; partinin ileri
gelenlerinin hemen tutuklanmasını istiyorlardı.
Tehcire izin veren Diyarbakır Valisi Dr. Reşid'in cezaevinden kaçması bu
çevreleri daha da saldırganlaştırdı. Yaptıkları mitingle bu kaçışı protesto
ettiler.
Sonunda bu kaçışla ilgili inanılmaz bir iddiayı ortaya attılar:
İttihatçılar darbe yapacak!
Vahdettin'in has paşası Ömer Yaver Paşa, İstanbul'daki İngiliz Yarbay
Murphy'ye giderek, darbe olacağını, aman İstanbul'dan ayrılmamalarını rica
etti. Murphy, Osmanlı paşasını gülerek dinledi.
Zavallı Yaver Paşa bilmiyordu ki, bu iddianın ortaya atılmasını sağlayanlar
İngilizlerdi.
Darbe iddiaları üzerine yeni bir tutuklama dalgası başladı; 30 kişi daha
sorgusuz sualsiz cezaevine konuldu.
Milli Kongre'nin başkanı Dr. Esat (Işık) gibi saygın ulusalcılar gece
yarıları pijamaları, terlikleriyle evlerinden alındılar.
İttihat ve Terakki'nin tüm mallarına el konuldu.
Sonra sıra subaylara geldi.
İngilizler savaş tutsaklarına eziyet ettikleri iddiasıyla 23 subayın hemen
tutuklanmasını istedi.
Ordunun önde gelen isimleri tutuklanınca, İngilizler bu kez bazı kurumların
"darbeyi planladıklarını" gündeme getirdi.
Bunların başında Enver Paşa'nın kurdurduğu istihbarat örgütü Müsellah
Müdafaa-i Milliye vardı. Savaş döneminde İngilizlere zorluklar yaşatan
Osmanlı istihbarat örgütü küçültülüp etkisizleştirilerek Harbiye Nezareti'ne
bağlandı.
Osmanlı'nın deniz kuvvetlerini güçlendirmek için kurulan Donanma Cemiyetleri
Bahriye Nezaretleri'ne bağlandı.
Jandarma, ordudan koparılarak Dahiliye Nazırlığı çatısı altına sokuldu.
İleride tehlikeli olacağı düşünülen genç mektepli subayların rütbeleri
indirildi. Amaç, istifaya zorlamaktı.
İttihatçılar döneminde emekli edilen alaylı subaylar tekrar orduya alındı.
Etkin görevlere getirildi. Emekli askerlerin kurduğu Nigehban Cemiyeti,
basına verdikleri demeçlerde mektepli subaylara ağır hakaretler ettiler.
Hukuk-u Beşer Gazetesi mektepli subaylar için "Haydut Başları" başlığını
bile atacak kadar ileri gitti.
İngilizler, Tetkik-i Hesabat ve Seyyiat Komisyonu kurdurarak, Harbiye
Nezareti'nin kozmik odalarına girip tüm belgelerini didik didik ettirdi.
Amaçları belliydi, orduyu küçültmek, halk üzerindeki etkinliğini kırmak.
Orduyu sadece iç güvenlik örgütü olarak polis, jandarma ve muhafız kıtaları
seviyesine getirmek istiyorlardı.
Bu arada İngilizler ile Fransızlar arasında Jandarma'nın yönetimi kimin
kontrolünde olacak tartışması çıktı.
İnanması güç ama Saray'ın bırakın bunlara karşı çıkmasını, Vahdettin ve
Damat Ferid Paşa ikilisi, ordu komutasını İngiliz subaylarına verme
talebinde bile bulundular. İngilizler reddetti.

*Güvenilir başsavcı aranıyor*

Dönemin partisi Hürriyet ve İtilaf idi.
Ülkenin dört köşesinde şubeler açan bu liberal-dinci ittifak partisi, artık
hükümet olmak istiyordu. Ve nihayet, 4 Mart 1919'da Damat Ferid Paşa
başkanlığında hükümeti kurdular.
Bu hükümete, İngiliz ajanı Hüseyin Hilmi'nin gazeteci dostlarıyla kurduğu
Sosyalist Fırka da destek verdi!
Damat Ferid Paşa hükümetinin ilk yaptığı icraat, ulusalcıları yargılayan
Divan-ı Harp mensuplarına yüksek maaş ödemek oldu.
Bu arada Divan-ı Harp'in üyeleri sürekli değişti. Damat Ferid Paşa, Takvim-i
Vekayi Gazetesi'ne "güvenilir bir başsavcı bulmakta zorlandıklarını"
açıkladı.
Yeni hükümetle birlikte yandaş medyadaki "Tutuklayın", "Kapatın", "Neden
cezalandırmıyorsunuz" yayınlarında artış oldu.
Alemdar gibi yandaş gazeteler, "Sehbalar bile bu adamlara layık değildir;
kafalarının koparılması gerekir" diye yazdı.
Liberal gazeteciler, Alemdar'da Refii Cevat (Ulunay), Peyam'da Ali Kemal
"daha ziyade şiddet" diye makaleler kaleme aldılar. "Bu adamlar için ölümden
daha hafif ceza aklımıza gelmiyor" diye yazdılar.
Kamuoyu oluşturulduktan sonra istekleri yerine getirildi.
Ermeni tehcirinde kusurlu bulunan Yozgat Mutasarrıf Vekili Kemal Bey idam
edildi.
Fakat umulmadık bir olay gerçekleşti; yandaş medyanın "cani" olarak
gösterdiği Kemal Bey'in cenazesine on binler katıldı.
Hükümet cenazeye gidenler hakkında soruşturma açtı, içlerinde toplumun
çeşitli katmanlarından doktor, tıp öğrencisi, subay, imam, tekke şeyhinin de
olduğu bazı kişiler tutuklandı. Üsküdar mevki kumandanı cenaze törenini
dağıtmadığı için görevinden azledildi.

*Eski defterler açılıyor*

İngilizler gündemi hep sıcak tuttu. Tehcir ve darbe iddiaları gündemden
düşünce hemen yenisi bulundu; "eski defterler" açıldı. Örneğin, intihar eden
veliaht Yusuf İzzeddin Efendi'yi Enver Paşa'nın öldürttüğü iddia edildi!
Adliye Nazırı Sıtkı Bey hemen soruşturma açtırdı.
Bu olay sıcaklığını kaybedince hemen yeni bir gündem yaratıldı:
Sultan II. Abdülhamid tahtan indirildiğinde, içinde 1 milyon liralık
mücevher bulunan çanta kaybolmuştu. Çantanın peşine düşüldü.
Ayrıca Yıldız Sarayı'nı kimlerin yağma ettiği konusunda spekülasyonlar
yapılmaya başlandı.
Partiler, gazeteler bu suni gündemlerle oyalanırken, İngilizler emellerini
tek tek gerçekleştirdi. Kapitülasyonları yeniden uygulamaya koydu. Osmanlı
maliyesini tümüyle Düyun-u Umumiye'nin denetimine verdi.
İttihatçıların yerli sermaye oluşturmak için kurdurduğu milli şirketlerin
bazılarını tasfiye etti; bazılarının müdürlüklerine liberal isimleri
getirdi.
Levant Limited gibi şirketler kurdular; Vickers, Metropolitan Carriage,
British Trade Corparation gibi şirketleriyle Osmanlı pazarına daldılar.
Şirketlerde Türkçe kullanma zorunluluğunu kaldırdılar.
Türk bankalarına İngiliz denetçi gönderdiler. Denetleme işi bitinceye kadar
bankaları kapattılar. Türk Milli Bankası'nı ele geçirdiler. Kendileri yeni
bankalar kurdular.
Hıristiyanlara ait "emval-i metruke" sayılarak satılan mallar gibi birçok
konu gündeme getirildi.
Sultan Vahdettin o aralar Toros Tüneli'ne kafayı takmıştı. Tüneli yapmak
için anlaşma yaptığı Alman ve Avusturyalılar kaçmıştı; "Ah İngilizler şu
tüneli bir yapsa" diyordu. Tünel yapılıp bitirilince ne olacaksa?
Diğer yanda...
Osmanlı münevverleri olan biteni seyrediyordu; şaşkındı. Kurtuluş
"reçeteleri" arıyordu. Çoğu bağımsızlığın Batı eliyle gerçekleşeceğine
inanıyordu!
Kimi ABD'nin sömürgeci olmadığına inanıp, Wilson Prensipleri Cemiyeti'ni
kurdu.
Kimi kurtuluşu İngilizlerin Osmanlı yönetimine el koymasında görüp İngiliz
Muhipleri Cemiyeti'ne girdi.
Halkına güvenen münevver sayısı parmakla sayılacak kadar azdı...
Tüm bunlar olurken İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar Osmanlı
topraklarını işgal etti.
Taktik hep aynıydı:
İngiliz basını, İzmir ve çevresinin uyduları Yunanistan tarafından ilhak
edilmesi için yoğun bir "Barbar Türk" kampanyasına başladı. Bu yayınlara
göre Türkler, Rumları yok etmek için gizli planlar yapıyordu!
Ve hep ekliyorlardı: "Zaten bu barbar Türkler Ermenileri de katlettiler!" Bu
gerekçe Batı basınının en etkili propaganda silahıydı.
Sonra Yunanlılar İzmir'e çıktı.
Batı basını yine Türkleri suçladı: "Türkler inatçı bir direnme gösterdi!"
Peki İzmir işgali konusunda yandaş medya ne yazdı: "İngilizleri İstiyoruz."
Bu başlığı Alemdar Gazetesi başyazarı Refii Cevat attı. Osmanlı'yı her türlü
beladan kurtaran İngilizlerin, bu işgalden de İzmir'i kurtaracağına
inanıyordu!
Teali-i İslam Cemiyeti ise işgalin hemen sonrasına rastlayan ramazan ayında,
bazı memurların oruç yediğine, kimi kadınların tesettüre uymadığına dikkat
çekip zabıtaların daha uyanık olmasını istedi.
Saray ile Hükümet ise Paris Konferansı'na hangi bakanların gidip gitmeyeceği
tartışmasını yaptı.
Bu arada bir "anket" yayınlandı ve Müslüman halkın yüzde 60'ının İngiliz
yönetimini istedikleri ortaya çıktı!
Memnun olmayan birileri vardı: Mustafa Kemal ve bir avuç arkadaşı.
Samsun'a çıktılar.
Onu kısa bir süre sonra Mehmet Âkif gibi yurtseverler takip etti.
Şimdi Mehmet Âkif hayatta olsaydı ve Türkiye'nin yaşadığı son yıllardaki
olayları görseydi ne söylerdi acaba?
"Hiç ders alınsa tarih tekerrür eder mi?"

-- 
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Gugukluhayat" group.
To post to this group, send email to [email protected].
To unsubscribe from this group, send email to 
[email protected].
For more options, visit this group at 
http://groups.google.com/group/gugukluhayat?hl=en.

Cevap