Soner YALÇIN

 [email protected]

    *Hürriyet *

**

* *

**


*6 Haziran 2010 *




**

**

*Unutulmaz 'Bayrak' şairinin hazin hikâyesi**
*

*Şehit tabutlarının üzerinde, İsraillilerin saldırdığı Mavi Marmara'da,
gösterilerde, tribünlerde, haberlerde, her yerde o var. Türk bayrağından söz
ediyorum. Hayatın içinde bu kadar çok Türk bayrağının olmasının nedenini
toplum ve siyaset bilimcilerine bırakıp, meselenin bambaşka bir yönünü
yazmak istiyorum. En güzel bayrak şiirini kim yazdı? Günlerdir şehit
cenazelerini gördükçe, kendimi hep bir şiiri mırıldanırken buluyorum.
Üstelik şairi, siyasi olarak hiç anlaşamayacağım biri...*

"BAYRAK şiirimi 35 yaşımdayken yazdım. Adana Erkek Lisesi'nde edebiyat
öğretmeniydim. Hatay, Gazi'nin gayretleriyle Türkiye'ye bağlanmıştı. O
konudaki çalışmaları 1938 yılında başlamış, 1939 yılında neticeye
ulaşılmıştı. Türkiye, yeni bir sevinç içindeydi. Bu sevinci, Adana da büyük
coşkunluklarla yaşıyordu. Adana'nın Fransız işgalinden kurtuluşu 5 Ocak
1922'dir.
Bu bakımdan her sene, 5 Ocak gününde Adana'da büyük şenlikler yapılır. Adeta
yer yerinden oynar. Şimdi de öyle midir, bilmiyorum.
Şehrin bir Saat Kulesi var; bir de Ulu Cami minaresi. İşte o Saat Kulesi'yle
Ulu Cami minaresi arasına, her senenin 5 Ocak kutlamalarında, kocaman bir
bayrak asılır. Bayrak diyorsam, öyle-böyle bir bayrak değil. On beş izcinin
kolları üzerinde taşınan bir bayrak. Vay babam vay. Yani Saat Kulesi'yle Ulu
Cami minaresinin arasına bir güneş doğuyor..."
*Okunacak şiir bulunamıyor*
"Hatay Türkiye'ye bağlandığı için 1940 yılının 5 Ocak kutlamasının daha bir
güzel, daha bir heyecanlı olması isteniyordu.
O bakımdan Adana Maarif Müdürlüğü'nden bizim lise müdürlüğümüze bir yazı
geldi. Mealen deniyordu ki: '5 Ocak kutlamasında, Saat Kulesi'yle Ulu Cami
minaresi arasına Adana'nın tarihi bayrağı çekilirken, o güne uygun bir
şiirin de, liseniz öğrencilerinden biri tarafından okunması uygun
görülmüştür. Gereğini rica ederim. Maarif Müdürü falan filan.'
Lise müdürü bu konuda beni vazifelendirdi. Ben de öğrencilerim arasından
üç-dört kişi seçtim. 'Gidip kütüphanelerde araştırın. 5 Ocak kutlamalarına
uygun güzel bir şiir bulun. Pek duyulmamış bir şiir olsun. Meşhurların da
kitaplarını karıştırın; adı pek duyulmamış şairlerin de!'
Çocuklar gittiler.
Birkaç gün sonra geldiler. 'Efendim bulamadık' dediler. 'Bulamadık olur mu'
diye öfkelendim. 'Gidin gözünüzü dört açarak bir daha araştırın' dedim.
Çocuklar çıkıp gittiler. Üç-dört gün sonra, elleri yine boş geldiler.
E peki ne olacak? Kendi kendime dedim ki, 'Arif bu şiiri sen yazacaksın!'
Bir gün sonra 5 Ocak! Bir günüm var."
*'Kimin bu şiir oğlum'*
"Adana'da Ocak Mahallesi'nde oturuyordum. O zamanlar, bugünkü gibi evlerde
günün her saatinde elektrik yok. Geceleri petrol lambası yakıyoruz. El-ayak
ortalıktan çekilince, petrol lambasının yorgun ışığında, bayrağımıza
sığınarak kalemi elime aldım.
Şafak sökerken Bayrak şiiri hazırdı. O gece, şiiri nasıl yazdımsa, öylece
kaldı. Yani üzerinde ikinci bir defa oynamadım.
Sabahleyin liseye gidince, 'Bana Aydın Gün'ü çağırın' dedim. Aydın Gün,
bugün bizim Opera ve Bale Genel Müdürümüz olan Aydın Gün'dür.
Bulunup getirildi; şiiri eline uzattım; 'Şunu oku bakayım' dedim. Okudu.
Güzel şiir okuyan öğrencilerimdendi. Bayrak şiirini ona bir daha, bir daha
okuttum. Mükemmel okuyordu.
Bayrak şiirimi, 5 Ocak kutlamalarında ilk defa Aydın Gün okudu ve
alkışlandı.
O günün akşamı, Halkevi'nde 5 Ocak Balosu var. Aydın Gün de baloda.
Davetliler arasından bir kişi Aydın Gün'ü tanımış ve sormuş, 'Bugün, 5 Ocak
merasiminde o Bayrak şiirini sen okudun değil mi?'
- Evet efendim.
-- Kimin o şiir?
-- Vallahi bilmiyorum efendim.
-- Yahu nasıl bilmezsin? İnsan okuduğu şiirin şairini bilmez mi?
- Bilmiyorum efendim! Şiiri bana Arif Hocam verdi. Sonra, 'Sana bu şiir
kimin derlerse, kimin olduğunu söyleme' dedi.
O zaman mesele anlaşılmış. 'Tamam, bu şiir Arif Hoca'nındır' demişler.
Bayrak şiirini, Aydın Gün'e Halkevi'ndeki baloda da okutmuşlar. Sonra bir
daha bir daha okutmuşlar.
İşte o gün bugündür, benim Bayrak şiirim, bayrağımızın kendisi gibi
hepimizin oldu.
Bu şiir, bana 'Bayrak Şairi' denilmesine yol açtı ki, bu sıfat, benim için
altından dökülmüş bir İstiklal Madalyası kadar kıymetlidir."
Bayrak şiirinin şairi, Arif Nihat Asya'dır.

*BAYRAK***

*Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü...
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü.
Işık ışık, dalga dalga bayrağım.
Senin destanını okudum,
Senin destanını yazacağım.*

*Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.*

*Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver!
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar;
Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.*

*Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün
Gölgene sığındık.*

*Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı...
Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
Senin altında doğdum
Senin dibinde öleceğim.*

*Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;
Yeryüzünde yer beğen
Nereye dikilmek istersen
Söyle, seni oraya dikeyim!..*

*YAŞASIN MUHALEFET*

Arif Nihat Asya yazın yaşamında neler yaptığını bakınız nasıl yazdı:
"Vurgunculuk yapmadım, soygunculuk yapmadım. Muhalefette; memlekete fayda
gördüm, muhalefet yaptım.
Boyuna yazmak kolay iş değildir; imla yanlışı da cümle yanlışı da yapmış
olabilirim; lakin yalan haber vermedim, yalan mazbata yapmadım.
Tesir yaptığım olmadı değil. Fakat tazyik yaptığımı gören yoktur.
Devletin memuru oldum; bir partinin memurluğunu yapmadım.
Grupların çıkarı için maddeler düzmek aklımdan geçmedi. Alnımın akı ve
şerefimle köşemde baş başa kaldım ve göğsümü gere gere, alnımı aça aça
muhalefet yaptım...
Hakk'ı dinledim, yanlışlarımdan dönmesini bildim, ağzımdan çıktı diye
manasız inat yapmadım.
Millete hizmeti şeref bildim. Şahsa kölelik yapmadım.
Ve dil yalancılığı da, kalem yalancılığı da yapmadım.
Belki dalgınlıklarım, ihtiyatsızlıklarım oldu. Çok şükür ki madrabazlık,
kurnazlık, düzenbazlık yapmadım.
'Şunu yapmadın, bunu yapmadın, o halde ne yaptın' diye sorarsanız; cezasını,
kazasını, ezasını da düşünerek muhalefet yaptım."

*KOMÜNİST ŞİİRİ BU*

Arif Nihat Asya samimi bir Müslüman'dı.
Arif Nihat Asya milliyetçiydi.
Arif Nihat Asya ülkücüydü.
Arif Nihat Asya antikomünistti.
Her taşın altında komünist aradı. Öyle bir antikomünisti ki, Köy
Enstitüleri'nin kapatılmasına gerekçe olarak gösterilen; Hasanoğlan Köy
Enstitüsü binasının orak şeklinde yapıldığına bile inandı.
Irki olarak saf-temiz bir Türk evladının Marksist olamayacağını; komünist
olanların mutlaka kanının bozuk olduğunu iddia etti!
Ve ne acıdır ki kendisi de gün geldi, komünistlikle itham edildi:
"Bayrak şiiri, doğrusu çok sevildi. Çok ezberlendi. Çok okundu.
Ama o Bayrak şiirine şaşı bakanlar da, kör bakanlar da oldu. Bazı beyni
keçeleşmişler benim o şiiri, Rus bayrağı için yazdığımı şurada-burada
söyleyip durmuşlar. Diyeceksin ki hangi gerekçeyle? Gerekçe müthiş efendim!
Hani ben daha ilk mısrada; 'Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü' diyormuşum
ya? Oradaki 'kızıl' kelimesiyle Rus'un kızıl ordusunun kızıl bayrağını
anlatıyormuşum. İyi mi? Üstelik Türkçemizde de 'kızıl' kelimesi, komünist
kelimesinin karşılığıymış. Komünistlerden hep 'kızıllar!' diye
bahsediyormuşuz. Tamam, işte; al başına belayı.
Peki, Moskof'un bayrağında beyaz renk var mı? Yok!
Peki, Moskof bayrağında ay-yıldız var mı? Yok!
Yok, ama 'kızıl' kelimesinden huysuzlananların, ağzını kapamak da mümkün
değil. İşin hazin tarafı, bizim insanımız 'kızıl' kelimesinin de 'yoldaş'
kelimesinin de tamamen Türkçe kelimeler olduğunu bilmiyor. Komünizm yüzünden
bu kelimeleri kullanamaz olduk..."
Arif Nihat Asya'nın Bayrak şiiri gün geldi, sansüre uğradı.
Şiirin özellikle son kıtası, "emperyalist mesaj" içerdiği için edebiyat-şiir
antolojilerine, okul kitaplarına alınmadı!
Arif Nihat Asya bu sansürden çok rahatsızlık duydu. "Elleri kırılsın! Elleri
kırılsın" diye hep sitem etti...

*ÖKSÜZ BİR ŞAİR*

Ben başka "mahallenin" çocuğuyum.
Arif Nihat Asya'yı pek okumadım; pek tanımadım.
Çünkü önyargılıydım.
Yavuz Bülent Bakilerin yazdığı "Arif Nihat Asya'nın İhtişamı" kitabını 2 yıl
önce okuyup, hayatını öğrenince çok şaşırdım.
Neden bu derece katı-sert milliyetçi olduğunu kavradım; kaybetmek korkusu!
Arif Nihat Asya yetimdi...
7 Şubat 1904 İstanbul/Çatalca/İncek Köyü'nde doğdu.
Yedi günlük iken babası Ziver'i kaybetti.
Dört yaşındayken annesi Fatma Zehra ikinci evliliğini yapıp Akka'ya gitti.
Dedesi, onca ağlamasına rağmen onu annesine vermedi.
Ve o ne zaman tandırda pişen bir ekmek kokusu duysa aklına hep annesi geldi.
O küçük yaşlarında yetimliğin öksüzlüğün ne demek olduğunu iliklerine kadar
duyarak yaşadı. Bu yüzdendir ki, Türk şiirinde anne üzerine en çok şiir
yazan şair Arif Nihat Asya'ydı.
Öksüzlüğü hep sürdü; altı yaşında ninesini kaybetti. Dedesiyle birlikte
Gülfen Hala'sının evine sığındı. Üç kuzeni vardı evde, Şadiye Abla, Nuriye
Abla ve Asiye Abla.
Balkan Savaşı sırasında bir gün "Gâvurlar geliyor" denilince,
evlerini-barklarını bırakıp at-öküz arabalarıyla Çatalca'dan İstanbul'a göç
ettiler.
İstanbul acılarını çoğalttı; önce Nuriye Abla'sını koleradan, sonra Şadiye
Abla'sını veremden kaybetti.
Birinci Dünya Savaşı çıkınca halasının kocası Mehmet Fevzi cepheye gitti.
Onlar ise evde fakirlikle savaştılar.
Bu koşullarda halası yine de yeğenini, Gülşen-i Maarif Mektebi'ne yazdırdı.
Çünkü babası İbrahim Tevfik ölürken vasiyet etmişti: "Torunumu mutlaka
okut!"
Savaş uzadıkça yoksulluk arttı; bıçak kemiğe dayandı. Arif okuldan alındı.
Çok ağladı. Halası öğretmenlerine gitti; durumu anlattı. Öğretmenlerin
aracılığıyla Bolu'da yatılı okula verildi. Bu, öksüz bir çocuğun ailesinden
artık tamamen kopuşuydu. 11 yıl devletin olanaklarıyla Anadolu'nun çeşitli
okullarında yatılı okudu. Öksüzlüğünü ve devletinin ona sahip çıkmasını
satırlara döktü.
Şair yönünü ilk keşfeden öğretmeni, -ileri de Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı
da olacak- dönemin Bolu Maarif Emini Mustafa Necati Bey oldu. Onu gördüğünde
hep "Şair" diye hitap etti; şiir yazması için yüreklendirdi.
İlk şiir kitabı "Heykeltıraş"ı, İstanbul Yüksek Muallim Mektebi'nde yatılı
öğrenci iken çıkardı.
"Arif'ine kimler yavrum der anne?
Beni evlat bilmez elbet her anne
Senin evin, senin dizin saadet
Nerde şimdi öyle mes'ud bir anne!
Bir mukaddes kitap gibi öpeyim
İnce solgun ellerini ver anne
Camlarımı kırdı kış ah üşüdüm
Pencereme çarşafını ger anne..."
1927'de İstanbul Muallim Mektebi'nin son sınıfında Hatice Semiha Arın ile
evlendi. Hayatında ilk ve son kez, kimsesizliğe veda ettiği düğününde içki
içti. 13 yıllık evlilikte Reha Uğur ve Kemal Koray doğdu. (Koray sonra
annesinin soyadı Arın'ı aldı.)
İkinci evliliğini öğretmen Server Hanım'la Adana'da yaptı. Bu evlilikte
Fırat ve Murat oldu. Kızı Fırat'ın gün gelip eşinden ayrılmasına çok üzüldü:
"Ben büyüdüm babasız yetim
Benim bir torunum var; babalı yetim."
1928-42 yılları arasında Adana'da öğretmenlik yaptı. Sonra Malatya ve
Edirne'ye tayini çıktı.
Anadolu Ajansı ve Ankara Radyosu'nda düzeltmen olarak çalıştı. 1950'de
Demokrat Parti'den milletvekili seçildi. Milletvekilliği bir dönem sürdü;
1954'te bitti. Lise öğretmenliğine tekrar döndü; Eskişehir'e atandı. Sonra
Ankara ve Kıbrıs'ta görevini sürdürüp 1962'de emekli oldu.
Yeni İstanbul ve Babıâli'de Sabah'ta makaleler yazdı.
Şiirlerini 5 kitapta topladı.
*Bayrak şiirini yazdığı 5 Ocak günü, 1975 yılında Ankara'da öldü.
Toprağa verilirken mezarında mehter müziği çalınmasını vasiyet etti*.
*Öyle de yapıldı. Çünkü...*
*Mehter müziğinin en önemli marşlarından olan Fetih şiirinin de şairiydi:
"Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek...
Elde sensin, dilde sen, gönüldesin, baştasın
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..."*

-- 
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Gugukluhayat" group.
To post to this group, send email to [email protected].
To unsubscribe from this group, send email to 
[email protected].
For more options, visit this group at 
http://groups.google.com/group/gugukluhayat?hl=en.

Cevap