BİTMEYEN UMUT
www.kutlualtay.com
------------------------------
Umut, uzun zamandır ilk kez böyle rahat bir uyku çekiyordu. Üç
yıl önceki, o kazada, ayağını kaybettikten sonra her gece, kâbuslarla
uyanıyordu uykusundan. Üç yıl... Ne de çabuk geçmişti. Ayaksız ve elinden üç
parmağı kopuk bir şekilde üç yıl.
Üç yıl öncesini düşündü, Umut. Askerdi. Gençti. Yaşama ilişkin umutları
vardı. Umut doluydu, adı gibi. Ama o gün... O gün... Şırnak'ta operasyona
giderlerken, birden bir mayın patlamıştı. İlk başta hissetmedi, ayağının
koptuğunu. Bayılmıştı. Hastaneye götürdüler. Kendine geldiğinde anladı.
Ayağı yoktu. Parçalanmıştı. Gözünden yaş gelmedi, Umut'un. Gururluydu. Çünkü
canını olmasa da, vücudunun bir bölümünü vatanına vermişti. Bir kez baktı
ayağına, bir daha hiç bakmadı. Kaldırdı başını, kızıl ufka baktı. Kan
rengiydi. Herkes ağlıyordu. Anası, atası, arkadaşları, kardeşi. Herkes
ağlıyordu, o bakıyordu. Düşündü. Ne düşündüğünü belli etmedi.
Bunlar geldi aklına, Umut'un. Nereden geldi diye sormayın, hiç çıktığı da
yoktu. Terhis ettiler askerden, Umut'u. Birkaç hafta dinlendi. İş aramaya
koyuldu. Nereye gitse, "Sakatsın" diyorlardı. "Ben sizin için sakat kaldım,
ulan" diyesi geliyor, diyemiyordu. Böyle üç sene geçti. Kâbus dolu üç yıl.
Her gece kâbuslarla uyanmak. Siz her gece kâbus görerek uyanmanın ne
olduğunu biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz değil mi? Umut'ta bilmiyordu. Ama
öğrendi. Her gece... Aralıksız her gece.
Mayına bastığında, kendisinin ayağı koparken, en yakın arkadaşı şehit
düşmüştü. Arkadaşının adı, Mehmet'ti. Yoksuldu. Babası yaşlıydı, çalışacak
durumda değildi. Anası ise hasta bir kadıncağızdı. Kardeşi vardı bir tane.
11 yaşında, sevimli mi sevimli bir çocuk. Bütün dersleri de pekiyi. Mehmet
çalışıyordu, askere gitmeden önce. O bakıyordu evine. Bir ay kalmıştı,
askerliğinin bitişine. Evine gidecekti. Kardeşini okutacaktı. Olmadı, şehit
düştü. Kardeşi okuyamadı. Şimdi Kadıköy sahilinde ayakkabı boyuyor, Şırnak
Kahramanı Şehit Mehmet'in kardeşi.
Her gece rüyasına giriyordu, Mehmet Umut'un. "Ben niye öldüm" diye
soruyordu, Mehmet. "Benim katilim, lüks içinde yaşarken ben niye öldüm"
diyordu her gece ve Umut'u uyandırıyordu. Her gece böyle...
Hakikaten Mehmet niye öldü? Katili balla, kaymakla beslenecekti de, o halde
niye Mehmet öldü? Umut niye sakat kaldı?
Ey kutsal vatan! Sen cevap ver. Biz sana canımızı verirken, kolumuzu
bacağımızı verirken, hata mı ettik? Yok, ağlama, gözünden yaş gelmesin.
Kusura bakma, kızgınlığım sana değil. Olamaz zaten. Kızgınlığım,
katillerimizi besleyenlere, kızgınlığım, beni ölüme yollayıp, ekmeğimi
alanlara. Yoksa sana kızgın olamam, ey kutsal vatan.
Daha sonra kendine gelmeye başladı, Umut. Bir kızı sevdi. Gittiler
ailesiyle, kızı istemeye. "Sakatsın" dediler. Yüreğine od koydular, Umut'un.
"Ulan dibine tükürdüğümün dünyası" dedi kendi kendine. İlk defa gözlerinden
iki damla yaş geldi.
Bu arada Umut'un ailesini unutmayalım. Babası, yoksul bir işçi idi.
Köyünden, Karaman'dan geleli 23 yıl olmuş, İstanbul'a gelişinin anısına da
oğluna Umut adını koymuştu. Anası, tam bir ev hanımı idi. Yavrularının
üzerine titrerdi. Yavrucuğunun haberini aldığında ağlamadı, "VATAN SAĞOLSUN"
dedi, içine attı. Şimdi konuşmuyor. Yaşama küstü. Kardeşi parlak bir
çocuktu. Dersleri çok iyiydi. İlköğretimi bitirdi. Ailesi liseye
kaydettirmek istedi. Okul, para istedi. Ailenin parası yoktu. Kardeşi
okuyamadı. Zekiydi, yetenekliydi, çalışkandı. Sokakta bir gazete kâğıdı
görse okurdu. Tam bir Türk gibi yetişmişti. Harcandı. Belki tedavisi olmayan
bir hastalığın, tedavisini bulacak, belki yoksul bir Türk köyünde öğretmen
olacak, belki bilim adamı olacak, Türklüğü yükseltecek, belki başka bir şey
olacaktı. İmkân vermediler. Kestiler önünü ve Atatürk resminin, Gençliğe
Hitabe'nin, Türk Bayrağı'nın altında aydınlık bir Türk gencini kararttılar.
Bunu yaptılar. Şimdi Tophane'de bir tamirhanede çalışıyor.
Tüm bunlar Umut'un yüreğini od gibi yakmaktaydı. Ama o gece farklı bir şey
oldu. Umut, çok güzel bir rüya gördü.
Bir ormanda gidiyordu. Derken karşısına bir kurt çıktı. Korktu. Kurt, ona
korkmamasını işaret etti. Kurdun peşinden gitti. Derken, aydınlık bir yere
geldiler. Masmavi bir gökyüzü ve deniz vardı. Çocuklar gülüyor, eğleniyordu.
Kendi kardeşi de, Mehmet'in kardeşi de. Birden Mehmet'i gördü. "Hoş geldin
arkadaşım" dedi Mehmet. "Nereye geldim ben" dedi Umut. Mehmet, "Burası
umutlarımızın, hayallerimizin ülkesi. Burada ülkesi için kanını ve alın
terini akıtanların sözü geçer. Burasının adı, Turan'dır. Burada birlik
vardır, bölünme yoktur. Tekrar hoş geldin arkadaşım" dedi.
Umut, uyandığında gülüyordu. Yüzündeki umutsuzluğun hüznü yok olmuş, yerini
umudun gülümsemesine bırakmıştı. Artık Umut, emeğin karşılığının verildiği,
ülkeyi, ülkesi için kanını ve alın terini dökenlerin yönettiği büyük ve
mutlu ülke, Turan'ın hayalleri ile yaşamaya başlamıştı. Büyük ve mutlu ülke
Turan'ın. Anladı ki, işte o zaman ancak bizler, acılarını, sevinçlerini,
umutlarını, kanda yoğurabilenler, Turan'ı kurabilecekti. Öyleyse var olan
öteki ayağı ile Turan'a doğru yol almanın vakti gelmişti ve var olan öteki
ayağıyla Turan'a doğru yürümek üzere ilk adımını attı...
23 Aralık 2004
Kutlu Altay KOCAOVA
--
You received this message because you are subscribed to the Google Groups
"Gugukluhayat" group.
To post to this group, send email to [email protected].
To unsubscribe from this group, send email to
[email protected].
For more options, visit this group at
http://groups.google.com/group/gugukluhayat?hl=en.